Blog

  • Home
ahir-zaman-2

İnsanların medeni toplumda yaşayabilmeleri için toplumdaki ilişkilerin bir düzen içinde yürütülmesi ve toplumsal yaşam standartlarını yakalaması zorunlu bir husustur. Çünkü toplumsal yaşam ancak bir düzenle gerçekleşebilir. Bunu sağlamak için belirli prensip ve kurallara ihtiyaç vardır. Toplumun düzenini sağlayan en etkin kural elbette din, iletişim, görgü, ahlak, nezaket, karşılıklı sevgi- saygı ve hukuklara riayet yer almaktadır. Bunlar toplumun huzurlu yaşamasının teminatıdır. Gerek birey gerekse toplumun dengeli yaşayabilmesi cemiyetin toplusal, siyasal ve ekonomik yapılarını İslâm kıstasına uygun bina edilmesiyle sağlanabilir. Şayet insanlık için kıstas Kur’an ve sahih sünnet temel alınırsa barış, güven, adalet, eşitlik ve hürriyet sağlanır. Özelikle kadın haklarına gerektiği gibi saygı göstermek ve onu Yüce Allah’ın ve Resulü’nün reva gördüğü yere layık görmek gibi hukuklara riayet etmek gerekir.

İslâm’ın amel cephesi, yani ibadet, muamelât; fert ve toplum hayatının tâbi olması gereken kurallarla helâl ve haram hudutlarını tayin eder. Müslüman, yapması ve yapmaması gerekenleri bilmek zorundadır. Aksi halde Müslümanca yaşaması mümkün olamaz.

Bugün, Türkiye Müslümanları genelde, üç noktada seyretmekteler.  

Birincisi: Müminlerin delillere ulaşmalarına engel koyan taklitçi, kolaycı ve yer yer bid’atlara boğulmuş, şekilcilikten kurtulamayan bir İslâmî anlayış (yani ifrat), 

İkincisi: Müslümanları yine delillere ulaşmaktan alıkoyan, amelden çok akideye, dua, ahlak ve zikirden çok cihad, tebliğ ve fikri konulara önem veren ‘radikal’ anlayış (yani tefrit), ”İslâm sadece cihaddan ibaret olmadığı gibi, yalnızca dua ve zikirden de ibaret değildir.” diyenler. 

Üçüncüsü ve en doğrusu: “İslâm; Kur’an ve Sünnet’te iman edilmesi gereken şeylere inanmak, yapılması gerekeni yapmak ve sakınması gereken şeylerden sakınmaktır.

İslâm, akide ve amel gibi birbirini tamamlayan iki temel unsurdan meydana gelir. Akidesiz amel etmenin bir anlamı olmadığı gibi, amelsiz imanın da devamlı ve sıhhatli olması mümkün değildir.” diyenlerdir. Kur’ân’da imandan söz edilen hemen her âyetin arkasından “salih amel” ifadesi yer almaktadır. Bunun en güzel örneğini Kehf, 18/110, Furkan, 25/71, Ankebut, 29/2-3 ile Asr sûresinde görürüz. Bu ayetlerde Allah’ın rızasını kazanmak ve hüsrana uğramaktan kurtulmanın sadece iman etmekle değil, buna ilaveten salih amellerde bulunup Hakk’ı ve sabrı tavsiye etmekle mümkün olacağını belirtmektedir.

-“İnsanlar, (yalnızca) “İman ettik” diyerek, sınanmadan bırakılıverileceklerini mi sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınavdan geçirdik, Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir. Yoksa kötülükleri yapanlar, bizi (aşıp) geçeceklerini mi sandılar? Ne kötü hükmediyorlar? Buyurarak yalnız iman etmenin yeterli olmadığını bizlere bildirmektedir. 

Yani, “Bu sadece sizin tecrübe ettiğiniz yeni bir şey değildir. Aynı şey daha önceden de hep vaki oluyordu. Kim iman ettiğini söylemişse, imtihan ve zorluklardan geçmek zorunda bırakılmıştır. Diğerlerine imtihansız hiçbir şey verilmediğine göre, siz de sadece iman ettiğinizi söyleyerek mükâfatlandırılıp nimete kavuşturulacak özel bir topluluk değilsiniz.”

Bu hususta Allah Teâlâ Mülk süresinin 1-2. ayetinde şöyle buyurmuştur.

“En yüce ve mübarek olan O’dur ki kâinatın saltanatı elindedir. O her şeye kadirdir. O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginiz daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.”

Bu ayetlerden anlaşılan insan yaratılışının yegâne gayesi Allah’a salih amelle yaklaşmasıdır.

-“Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunup davranan başka; işte onların günahlarını, Allah iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. Kim tevbe eder ve salih amellerde bulunursa, gerçekten o, tevbesi (ve kendisi) kabul edilmiş olarak Allah’a döner.”

Şu halde amel, imanın tamamlayıcısıdır ve amel olmadan, yalnızca imanla bu dünya imtihanı kazanılmaz.

İşte elinizdeki sorulu, cevaplı “Ahirzaman Meselelerine Fetvalar’’adlı eser, Müslümanların günlük hayatında yapması ve yapmaması gerekenleri en ince ayrıntılarıyla, Kur’an, Sünnet ve Selef-i Sâlihin’den deliller sunarak ortaya konulan mufassal bir eserdir. Bir Müslüman, ihtiyaç duyduğu birçok ahir zamandaki(asr-i) fıkhı konuları bu eserde delilleriyle birlikte bulacaktır. 

-“Müminlerin tümünün savaşa çıkmaları gerekmez. Her topluluktan bir grubun toplanıp dini iyice öğrenmeleri (fıkhetmeleri) ve kavimleri kendilerine dönüp geldikleri zaman onları uyarıp korkutmaları gerekir. Umulur ki onlar yanlış yoldan kaçınıp-sakınırlar”

Allah Resulü(s.a.v) “Allah celle celâluhu kendisine hayır dilediği kişiyi dinde fakih yapar.” buyurmuştur.

Bu da şüphesiz, ilim öğrenmekle olur. Muhakkak âlimler, Nebilerin mirasçılarıdır. Nebiler, ne bir dirhem, ne de bir dinar miras bırakmışlardır. Onların bıraktığı miras sadece ilimdir, ilme nail olan ise, büyük bir nasibe ve yüksek bir mertebeye ulaşmış demektir.

İbadete taallûk eden hükümlerle, bütün ümmete sunulacak olan umumî dinî bilgiler başta olmak üzere, islâm fıkhını öğretirken takip edilecek en güzel metod, akıllara ve kalplere hitab edecek yolu seçmektir, İslâm fıkhını bir takım teknik terimlerden ve varsayımlardan uzaklaştırmak, mümkün olduğu kadar kolay ve akıcı bir üslûpla Kur’an ve hadisten delillere dayandırmaktır. Ayrıca fıkıh ilmini okuyanların, öğrendikleri şeylerden dünya ve ahirette yararlanmalarını sağlamak ve doğrudan doğruya Allah ve Resulü’nün hükümlerine bağlandıklarını hissetmeleri için, bu delillerdeki hüküm ve faydalara da işaret edilmelidir.

Fetva sormaya gelince, bunların da dini bir zarurete ve güzel bir niyete dayanması gerekir. Dini ve hukuki herhangi bir mesele hakkında soru tevcih emekten asıl maksat, o hususta bilgi edinmek ve gereği ile amel etmek olmalıdır. Yapacağı bir işi lâyık olduğu şekilde yerine getirmek ve dini bir meseleye vakıf olarak bilgisizlikten kurtulmak gayesini gütmelidir. Binaenaleyh, meşru bir maksada dayanmayan sorular, ilim erbabınca doğru görülmemektedir. Hele kendisinin bilgi sahibi olduğunu ortaya koymak veya karşısındaki şahsın cehaletini teşhir ederek mahcup bırakmak gibi süfli bir maksatla sual sormak haramdır. Örneğin  nahiv ilmi ile meşgul bulunan bir talebe, yolculuk yaptığı geminin kaptanına hitaben, “Nahiv bilir misiniz?” demiş. O da bilmediğini söyleyince, “Ömrünün yarısı boşa gitmiş” diye kaptanla alay etmiş. Bir müddet sonra çıkan fırtınada gemi çalkalanmaya başlayınca, işittiği sözle gönlü yaralanmış bulunan kaptan, o efendiye, “Hocam, yüzme bilir misin?” demiş. Talebe, bilmediğini söyleyince,  “Öyle ise ömrünün hepsi boşa gitti” şeklinde bir hikâye anlatılmaktadır. Binaenaleyh, ilmi başkalarına tariz için, kibirlenmek için, halkı hakir görmek için tahsil edenlerin emeği, hem Hakk’ın hem de halkın yanında hoşa değil, boşa gider.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir