İnsanı yoktan var eden, bilmediğini öğreten, renkleri ve dilleri farklı yaratan, yerde ve göklerde olan her şeyi insan için nimet olarak meydana getiren Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd ve senalar olsun. Resulüne, temiz ehl-i beytine ve ashabına salât ve selâm olsun.
“Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için siz halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Hiç şüphtemsil temsilesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, takvaca en ileride olanınızdır. Hiç şüphe yok Allah, bilendir, haber alandır”
İnsanoğlunun kabileler halinde yaratılmasının hikmeti tanışmak, dayanışmak, paylaşmak gibi amaçlara dayanmaktadır. Dolayısıyla milletleri ve dilleri inkâr etmek Kur’an’ın hakikatini inkâr etmek demektir. Bu ayette bütün insan türüne hitap edilerek tüm zamanlarda, bütün dünyayı içine alan o büyük sapıklık düzeltilmektedir. Yani bu ayet, nesil, renk, dil, vatan ve milliyet taassubu eski zamanlardan bu güne kadar, her devirde, insanoğluna bütün insanlığı bir tarafa bırakarak kendi ırkını, kendi dilini, kendi kültürünü kutsallaştırıp bakşarını tanımayan zümrelere ders niteliğindedir.
“Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı (farklı ve değişik) olması da O’nun ayetlerindendir. Hiç şüphe yok bunda, alimler için gerçekten ayetler vardır.”
Yani ses telleriniz birbirine benzer olduğu, ağzınızın, dilinizin ve zekânızın yapısında bir farklılık olmadığı halde, dünyada değişik bölgelerde yaşayan insanlar değişik lisanlar konuşmaktadırlar. Hatta aynı dilin konuşulduğu bölgelerde bile şehirden şehire, kasabadan kasabaya farklı lehçeler kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra, her insanın telaffuzu ve konuşma tarzı diğerlerinden farklıdır. Aynı şekilde, fiziksel yapımızın formülü ve oluştuğu maddeler aynı olmasına rağmen renklerimiz birbirinden o kadar farklıdır ki, değil milletler, bir babanın iki oğlunun rengi bile tamamen aynı değildir.
İmam Eş’ari bu ayetin tefsirinde; “yeryüzünde mevcut olan renklere göre göze yetenek verilmiştir renklerin eksilmesiyle gözün yeteneği de azalır” görüşünü beyan etmiştir. Keza dillerde bu maharettedir. Yani yeryüzünde konuşulan diller çoğaldıkça lisan o kadar yetenek kazanır, diller inkâr edilip yok oldukça lisan da o kadar yeteneğini kaybeder.
Bu da Allah’ın kuluna bahşettiği bu nimeti ve yetenekleri inkâr edip yasaklamak sanii (yaratıcı)inkâr etmekle eş anlamlıdır. İnsanlar arasında temel benzerlikler olmasına rağmen birçok farklılığın var olduğu, hatta bir ağacın iki yaprağı bile birbirinin aynısı olmadığı görülecektir. Hülasa bunca kudrete ve hikmete rağmen insanoğlu halen birbirini kabullenemez, bazı miletlerin varlığını, kimliğini inkâr eder muannit bir ruh ve taassup bencilliğiyle sersemleşmiş gitmektedir.
“Andolsun, biz senden önce kendi kavimlerine peygamberler gönderdik de onlara apaçık belgeler getirdiler;”(Rum 47)
“Biz hiçbir peygamberi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın. Böylece Allah, dileyenii saptırır, dileyeni hidayete yöneltir. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bu ayet bize şu bilgiyi vermektedir. Yani her peygamber gönderildiği kavmın diliyle konuştuğu ve onların anlayacağı dille tebliğ yaptığı gibi Yunus (a.s.)halkı Kürt olan Ninova’lı/Musul Kürtlerinden seçilip o dille tebliğ etmiş olması bir gerçektir. Bu gerçeği belgeleyen Türk asıllı Seyyah Evliya Çelebi, Humeydi Kürt aşiretiyle ilgili bir rivayet aktarır. O şöyle der. (Hz. Yunus Ninova şehrinde otururdu.)
Hz.Yunus Kürtlerin inatçılıkları ve ayaklanmaları yüzünden Musul şehrini terk edip Akre’ye gitti. Akre’deki Humeydiye Kürt aşiretinin inançlı insanlarıyla birlikte Akdeniz’e gitti”
Yukarıdaki ayet iki noktayı ima eder:
Birincisi, Allah (c.c) insanların daveti anlayamama gibi bir bahaneleri olmaması için vahyi peygamberin gönderildiği kavmin diliyle indirmiştir.
İkincisi, bu ayet, mucize olsun diye hiçbir peygamberin başka bir dille kavmine gönderilmediğini göstermektedir. Çünkü Allah’ın adalet gereği o kavmin dilini bilen peygamber aracılığıyla vahyi insanlara sunmuş o kavmin ana diliyle özgürce konuşsun, eğitim alsın, dinini ve dünyasını öğrensin diye dayatılan başka kavimlerin diline mecbur bırakmamıştır.
Yani, “Peygamberler, daveti; o kavmin herkes tarafından anlaşılan ana diliyle sunmuş olmalarına rağmen, yine de herkes doğru yola ulaşmamıştır.
Allah’ın insana laik gördüğü ırkı, rengi, dili kabullenmemek veya başkasının dilini, ırkını inkâr etmek sanı’i (Yaratanı) inkâr etmek ve beğenmemek demektir ki oda inkârı küfürle eşdeğerdedir. Yani, normal durumlarda bile kişinin kendisini başka bir kimseye nispet etmesi caiz değildir. “Onları (evlat edindiklerinizi) babalarına nispet ederek çağırın; bu, Allah katında daha adildir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, artık onlar, dinde sizin kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata olarak yaptıklarınız da ise, sizin için bir sakınca (bir vebal) yoktur. Ancak kalplerinizin kasıt gözeterek (taammüden) yaptıklarınızda (vebal)vardır. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.”
Bu ayetin nüzulünden sonra Peygamber’in (s.a.v.) evlatlığı olan Zeyd’in artık, Zeyd bin Muhammed yerine, babasına nispet edilerek Zeyd ibn Hârise adıyla çağrılması dikkate şayandır. Bunun yanısıra bu ayetin nüzulünden sonra insanların kendilerini gerçek babalarından başkalarına nispet etmeleri de yasaklanmıştır.
Buhari ve Müslim’in rivayet ettikleri hadiste ise Peygamber(s.a.v.) şöyle buyurmuştur. “Babasından başkasına kendini nispet eden veya bağlı olduğu milletinden başkasına bağlılığı arzu eden bir kimseye Allah’ın, Meleklerin ve insanların laneti üzerine olsun. Allah bu kimseden kıyamet günü ne mali ne de bedeni ibadeti kabul eder.” Başka bir rivayette de şöyle buyurmuştur. “Bildiği halde kendini başkasına nispet eden bir kimseye cennet haram olur.”
Maalessef Ortadoğu’nun en kadim halkı olan Kürtlerin öz benliği, dili, kültürü ve edebiyatı inkâr edilmektedir. Dil bir milletin kimliğidir, dil bir milletin varlığını ispatlar. Bir milletin dilinin ve kültürün varlığı o milletin şeref ve haysiyetin taminatidir.
Bir milleti yok etmenin en etken silah ne savaş ne sürgün ne de hapistir. En etken silah o milletin dilini, kültürünü asimile ederek yok etmektir. Dolayısıyla ey kürt milleti, dilinize, kültürünüze, örfi gelenek ve göreneklerinize sahip çıkın. Yoksa dilinizin, kültürünüzün olmadığı yerlerde kendinizi kanıtlayamazsınız.
Ne acıdır ki, Kürtlerin binlerce yıllık varlığını görmezlikten gelen komşu halklar, bunca zaman beraber yaşadıklarına rağmen ve Müslüman olmalarına rağmen Kürt kavmının kimliğini kabul etmez hatta Kürt diye bir halkın olmadığını bunlar Kürtleşmiş başka ırklardır diyecek kadar bedbaht, inkarcı varlıklardır. Kur’an, bunların asabi zihniyetlerine hitaben şöyle buyurmuştur. “Ey iman edenler, adil şahidler olarak Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın…”
Nitekim Kürtler, gelen muhacir halklara, seyid ve meşayıhlere, müderris ulemaya yer açmış tarla, çayır, arazi, dam, daş vakfetmiş tabir caizse birçoğunu sigortalamış, ev sahipliği yapmış, kardeş demiş, cephelere koşmuş, meydan muharebelerinde ön saflarda savaşmıştır. Ancak ne hikmetse herkes ayağını yer ettikten sonra ihanet, inkâr, zulüm ve asimilasyon politikası nedeniyle Ensar olan Kürtleri tehcire zorlayarak mühacir ettiler. Aceba Ensar olan Kürtler neden muhacir oldular? El cevap sonradan gelenler din-iman deyip, Kürtlerin eline Kur’anı verdiler ellerindeki iradelerini alıp mal ve mülklerine sahip oldular. Dolaysıyla Kürtler ya karşı tarafın aldatma aracı olan dinin ya da tehdit ve baskının yahut ufak bir makamın kurbanı oldular. Keza en zengin toprakta yaşayan Kürtlerdir. Ziraat, su, maden, petrol ne desen hepsi Kürdistan da mevcut ama Kürtler, ne hikmetse milletlerin en fakiri oldular.
Bundan dolayı zulüm, baskı, inkâr ve asimilasyonun olduğu topraklarda huzur olmaz. İsyan, kıyam ve kargaşa başlar. Kürtler özellikle İslam tarihinin değişik dönemlerinde verdikleri büyük ve önemli hizmetler bağlamında düşünüldüğünde İslam davasını, kültür ve medeniyetini savunma yolunda çok büyük çabalar harcamış, savaşlara girmiş ve çok sayıda kurban vermiştir. Sanatkâr, edebiyatçı, askeri alanda kahramanlık göstermiş, ordu komutanlığı yapmış, ticaret ve ilim erbabı gibi emsalleri ender bulunan birçok eşhas yetiştirilmişken ama kendilerine değil hep başka milletlere kazandırılmıştır.
Ama gerçek şu ki Kürtler asırlardır, tarihiyle diliyle kültürüyle, sağlam inancıyla var olmuş ve var olacaktır. Nitekim Asya kıtasında ilk cami, ilk medrese, ilk kütüphane Kürt Şeddadi Devleti tarafından inşa edildiği ve tahmin edemediğimiz ünlü bilim ve ilim erbabının Kürdistan da yetiştiğini bu eserin ilgili bölümlerinde göreceğiz.
Esef verici iki husus daha vardır.
Birincisi tarihte siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel ve tanıtım olarak hep ümmetin yetimleri olmuş olan Kürtlere haksızlık edilmiş ikincisi ve en esef verici olanı da bir kısım Kürtlerin baş değil kuyruk olmayı, hür değil köle olmayı, önde değil arkada kalmayı tercih etmeleri ve kendi varlıklarını korumama, kendini tanıtmama, ecdatlarıyla değil başka kavimlerin atalarıyla övünme iradesizliği göstermeleridir. Elbette bu olumsuzlukların nedenleri vardır. Birinci ve en önemlisi Kürt Milletinin önünde giden kanaat önderlerinin ihanetidir. İkincisi ise Kürt milletinin saflığı, iyi niyet kurbanı oluşları ve dinle aldanmak gibi birçok zafiyetleri sayılabilir. “Kendini bilen Rabbini de bilir” hadisin mucibince kendini bilmeyen, hangi haklara sahip olduğunu düşünemeyen kimseler yaratıcısını de hakkıyla tanıyamaz ve dolayısıyla tüm insani haklardan mahrum kalır.
Batılı araştırmacılar Kürtten daha fazla Kürt davasından malumat elde etmeye gayret ediyorlar. Onların tespitlerine göre Kürdistan toprağı yarım milyon metre karedir. Keza 32 yıl önce yapılan sayımın sonucuna göre Kürt nüfusu yaklaşık 35 milyondan fazla idi. Buna rağmen bağımsız olarak kendi halkını idare etme imkânına sahip değildir. Ve kendi toprağını istediği gibi kullanmaya yetkili olmadığı gibi birçok fıtri ve insani haklarından mahrum bırakılmıştır.
Ayrıca ana dilleriyle konuşmaya, yazmaya ve kendi öz lisanıyla telif hakkına muktedir olamayışlarından dolayı Batılılar, hayretle şöyle diyorlar. Aceba mümkün müdür bu sayıda nüfusu olan, bunca geniş toprağa sahip olan ve bu coğrafyanın kadim ve asıl sahipleri olan Kürtler 21.yüzyılda kendi fıtri ve ictimai haklarına kavuşabilir mi?
Ne acıdır ki bölgenin kanaat önderleri, meşayıx ile uleması bu topraklarda yaşıyor, Kürt halkından besleniyor, bu halkın sayesinde toplumda söz sahibi oluyor, bu halkın fitre, zekât, iskat gibi teberruleri sayesinde yaşamını sürdürüyor. Ama ne hazinse Kürtlerin tarihinden, kültür ve edebiyatından hak ettikleri fıtri ve içtimai tüm haklarından habersiz kalıyor.
Bunun nedeni ise ihanet ve nankörlük musibetidir. Kürd halkına tavsiyem, artık yeter uyanın üçlü itifak(idareciler, ağa, şeyh) sizleri yeterince soydular, sümürdüler, aldattılar. “Mümin iki kez bir delikte ısırılmaz” hadisin mucibince yeterince ısırıldınız daha yetmedi mi? Kürt halkına ne dediler biliyor musunuz? “e…k kürtler var olduğu müddetçe biz aç kalmayız” Bu söz şahitlidir. Tabiiki bu camianın içinde dinine ve vicdanına kıymayan müstesna aileler ve fertler de vardır.
Bu kitabın bir bölümünde “Şeyhlerin Sigortası Kürtler” başlık olarak seçilmesi bir tesadüf müdür? Yoksa bir gerçeğin ifadesi midir? Elbette bu bir tesadüf değildir. Tarih boyunca yaşanmış bir geleneğin yansımasıdır. Örneğin o konuya ayırdığım bölümde izah edildiği üzere gerek Şeyhler olsun gerekse Seyid kimlikliler olsun Kürtlerin destek ve himayesiyle Kürdistanda meslek gereği bir unvan elde ettiler. Bölgeye gelen her iki ailede dervişane bir yaşamla geldikleri kanıt istemez bir gerçektir.
Hatta Şeyh ailesinin bazı üyeleri kendilerini kutsal addederek dokunulmazlık zırhını giymiş adeta bu halkın dinlerine ve dünyalarına hükümran olmuştur. Zaten mevcut sistem tarafından atanan kaymakam ve vali misali bölgeye atanmış birçoğu hükümetten aldıkları destekle halkı potansiyel bir sermaye ve oy tarlası olarak garantilemiştir.
Ben bu hakikati anlatırken amacım bir halkı veya bir camiayı yahut bir aileyi hedef almak değildir. Amacım bu camianın veya bu ailelerin kimliğini kullanarak camiayı, aileyi kirleten bazı müteşeyyih (korsan şeyhler) ile çakma seyitlerin fert ve aileleri gerçek olandan ayırtmak olduğunu belirtmektir. Zaten ileriki bölümlerde de bu aileleri dört grupta kategorize ettiğimi okurlarım görecektir.
Eserin Yazılış Sebebi:
İnkâr edilen veya unuturlmaya çalışılan Kürtlerin kim olduğu sorusuna cevaben şunu diyebilirim ki Kürtler, kadim tarih ve coğrafıyasıyla, kültür ve edebiyatıyla, ilim ve ulemasıyla, şecaat ve sehavetiyle, mensubu olduğu dini ve mezhebiyle, sahip oldukları devlet ve emaretleriyle “Kürtleri tanıma ve anlama rehberi” adlı bu kitapta bilgi ve belgelerle tanıtılmıştır.
Ben şahsım olarak 1980’den beri fazlasıyla Türklerle kültürel ve sosyal olarak beraberim. Kürtlerden sevip güvendiğim değerli insanlar olduğu kadar güven duyduğum ve sevgi bağlarımın olduğu değerli Türk kardeşlerim de fazlasıyla vardır. Ancak ve maalesef bu hüsnü niyeti birçok meslekdaşımda göremedim. Hatta bazılarının cami körsilerinde cemaatı ırkçılığa, tefrikaya ve meydanlara çıkıp Kürt halkına karşı çatışmaya dahi teşvik etmeleri olmuştur. Şunu diyeblirim ki hakın, hukukun, adaletın, insalığın ve dürüstlüğün temeli camılarda atıldığı gibi bu değerlerin zayı edilmesi de yine cami, vakıf, dernek ve Kur’an kursları gibi dini müsseselerde başladığı ayan beyan görünmektedir.
Şunu diyebilirim ki hiçbir millet topyekûn ne kötü ne de iyi olabilir! Her milletin iyileri olduğu gibi kötüleri de vardır. İyilik veya kötülük ırklara nispetle değil ancak şahıslara göre değerlendirilir.
Tarihin derinliğinde ve özellikle bu coğrafyada rant, inkâr, ihanet ve asimilasyon şebekelerinin insanlığa ve İslam’a yönelik saldırı ve sömürülerine şahid olduğum bir gerçeğin yansımasıdır. Tabiatıyla benim de yaşadığım bu kara bulutların altında gerek dinsel gerekse siyasal içerikli sinsi politikalar yürütülmektedir. Dolayısıyla zulme, sömürüye, ihanet ve inkara karşı sessiz kalmanın vebalını idrak eden biri olarak beni bu eseri yazmaya teşvik etmiştir. Peygamber(s.a.v.) şöyle buyurmuştur.“Sizin en hayırlınız günah olmaksızın aşiretini savunanınızdır.”
Kürt halkının içinde üne çıkan gerek siyasi ve gerekse bilim insanlarını yaftalayıp Ezidi dediler, Alevi dediler, Ermeni Dediler, “cehennemde konuşulan resmi dil Kürtçedir” diyecek kadar kindar, ırkçı, müfteri ve ebleh yaratıklar vardır. Artık Müslüman olan bu halk kimsenin dini inancına, meşrebine ve mezhenine aldırış etmez. Maalessef bu Kürt halkı Müslüman kimlikli milletlerden çektiğini hiçbir Ezididen, Aleviden ve diğer din mensuplarından çekmediğini tarih şahitlik eder. Örneğin en huzurlu Kürtler, Gayri İslam-i ülkelerde yaşayan Kürtler olduğu söyleniyor.
Bu nedenle Müslüman olan Kürtler, Müslümanlardan, dindar olan Kürtler, din adamlarından kaçar oldu. Çünkü Müslümnın Müslümana yaptığı zulüm, Müslümanın İslam’dan uzaklaşmasına, küffarın Müslümana yaptığı zulüm ise Müslümanın Allah’a yaklaşmasına neden olur.Ben “Kürtleri Tanıma ve Anlama Rehberi” adlı bu kitabı gerek mevcut eserlerden gerekse internet üzerinde derleyip alıntı yaptığım tüm saygı değer müellifleri, tarihçileri rahmetle ve şükranla yadediyorum. Şayet ihmal edip dipnot göstermediğim yerler varsa okurlarım beni bağışlasınler. Gayret bizden başarı Allah’tandır.